yedi





Altımızda yedi kat daha var mı dersin? Peki yerin yedi katında herhangi bir yerde yerimiz var mıdır? İyilerden kötü , kötülerden ise biraz daha iyiyiz. Her yer siyah beyaz ; bize göre bir yer yok, gri yok görmüyor musun? Sahi diyeceklerimizi ne zamandır susuyoruz ki biz birbirimize? Sağır olduğumuz zamanı hatırlıyorum da dilsiz olduğumuz zaman hangisiydi? Cevap versek birbirimize ya da biri bize tüm cevap anahtarını verse. Herhangi bir dilde… Sözlükler var nasıl olsa, üşengeçler için çevirmenler var sonra. İşe yaramayan her şey var da cevaplar nerde?

Üstümüzde yedi kat daha var mı dersin? Peki göğün yedi katında herhangi bir yerde yerimiz var mıdır? Sırtım göğsünde uyuduğum geceler saymak aklımıza gelmedi mi kaçıncı kata yükseldi mutluluğumuz zevkle? Yanılıyor olabilir miyiz cehennemlerin gökyüzünde olmadığını düşünürken ya da yanılıyor olabilir miyiz cehennem olduğu konusunda?  Cevapları kaçırıyor olabilir miyiz soruları sorarken ya da uykumuzu kaçırıyor olabilir mi bunca soru?

yanlış durakların en sonuncusu





Israrla sordu seni uykudan uyandıran bir acı mıydı diye . Beni uykudan uyandırabilecek pek  de fazla bir acı yok bu hayatta diyemedim. İnsanın diş dokturuyla felsefe yapmasını engelleyecek gizli yeminler var  en nihayetinde ve biraz düşünecek olsam bence bu yeterince acıtırdı canımı. Hayat ağzınızın tam ortasına açılan bir boşaltım sistemi diye bağıran düzinelerce filme karşı hala öğrenememişim acı çekmemeyi ama dedim ya yine de epey az. Alkolü azaltmaktan daha kolay üstelik.  
Bizimkisi halsiz bir arsızlık. Gelmişini geçmişiyle ters yüz eden  bir küfür, yemeğine şap atılmış bir jigalo.  Onursuz bir sefalet yani. Bizim insanlıktan nasibimizi hep başkaları almış, biletlerimiz dolu koltuklara kesilmiş. Acısı omurgasını sızlatan yumuşakçalar gibiyiz. Aynaların önünde çırılçıplak soyunuyoruz oysa kırılınca en önce sırlarını kaybeder aynalar. Sefalet denilen işte tam da bu.

bazı şehirlere yukarıdan bakmak ukalalıktır






Aklımda tutmam gereken bir sürü isim. Zihnimde yer açmak için önce kendi adımı unutuyorum. “Ne çok tanrı var beni boşverin” diyemiyorum.  Kendine tanrı rolü biçmiş herkesin en çok anlamadığı insanım. Bense denizi olan şehirlerin neden bütün yollarının denize çıkmadığını anlamıyorum ve bu yollara bazılarını hiç duymadığımız insanların isimlerinin verilmesini. Bir şehri hayaletlerin sırtına kurup gerçeğin daniskasını yaşama isteğimizi. Anlamadığı ne çok şey var insanın. Buna rağmen ne az soru soruyoruz ne az konuşuyoruz tanrım.

Aklımın kuytu sokaklarında binlerce soruyla yaşıyorum üstelik bu sokaklara verecek kadar isim de bilmiyorum. Hepsi birbirine karışıyor sokakların, çıkmaz mı yoksa sonsuza mı gidiyor belli değil. Bir kişide çıkıp bağırmaz suratının tam ortasına. Cesareti çatılardan atlamak sanıyor insanlar üzülüyorum tanrım. Işıkların herşeyi görünür yaptığını sanıyorlar, ışık gözlerimizi kamaştırıp gerçeği gizleme sanatıdır, insanlar sanattan hiç anlamıyorlar. 

birilerinin surra kadem bastığı bir gecede




Korkuyorum  Aylin. Takip ediyorlar beni sokaklardan korkuyorum. İçime içime atıyorum adımları istemiyorum dışarı çıkmak. Hem kimseye de anlatamıyorum ki be Aylin. Deli diyecekler bana anlatamıyorum. Sen beni bilirsin sokak kedisi gibiydim ben evlerde yaşayamazdım çatısı olan hiçbir yerde nefes alamazdım ama şimdi nefessiz kalmak üzereyim ama ödüm kopuyor diyemiyorum.

Ölmekten değil öldürülmekten korkuyorum Aylin. O kadar çok maktül gördüm ki, arka sokaklarda değil üstelik. Daha bir ay önceydi  bizim Miço’yu vurdular. El kadar bebeydi boyu ermezdi balkonun trabzanına. En son o gün çıktım sokağa Miço’dan sonra sıra bana geldi takip ediyorlar biliyorum Aylin. Miço’nun gidişinden birkaç uyku önceydi hani bir kadın vardı satardı kendini geceye onu  da buldular ha bu bizim ön sokakta. Yüzü yokmuş be Aylin katiller aldıkları yüzleri ne yaparlar? Aklım almıyor. Ondan da önce biri daha çıktı. Kimliği falan yok dediler, üzerinde elbisesi bile yokmuş ki. Cesetler de üşür mü ki? Elbiseleri yok  diye ya da kimlikleri…

Sen bilirsin bunların hepsini sahi seni ne zaman almışlardı be Aylin? Sessiz sedasız nasıl ölünür? Bağırmadın mı avazın çıktığı kadar, duymadı mı koca şehrin ruhu? Merak ettiğimden de değil ya. Nasıl dayanır ki insan bunların cevabını duyarsa, düşünürse. Unuttular sizi Aylin. Aynı kaldırıma kaç farklı bedenin değdiğini unuttular. Çok korkuyorum ölürsem beni de unuturlar.

şiirbozan



İçime dolup boşalan havayla sahneler gözümün önünde ardı ardına yıkılıyordu. Yapmayı kendime iş edinemedim ben hiçbir zaman ondandır ardım hep enkaz. Hani şiirleri hep sevdim de şaire düşman kesildi içim. Bir de bekledim. Kaybolan bavulları toplamak için otogarlarda bekledim hep. Ben hep soysuzdum seni kandırdım tanrım. Hem de soysuzluğuma amin diyecek kadar soysuzdum.Hangimizin kazandığını bilmek için zar atamazdık ya. Şehirlerden nefret ettim insanlığın insaniyetten uzak kokusu sindi diye, yine de ağzımı kaldırım grisine boyadım ve konuşmasını en çok istediklerimin dudaklarına dayadım dudaklarımı.

İçimde yıkım seven,kaos seven bir çocuk. Çocuğun özünün salt zulüm olduğunu anladığımız gün dışımızı zeytin dalları bastı. Dengesizliğimize terazi biçti tabiat. Bugünlerde üzerime biçilen ne çok şey vardı oysaki. Hangi kaldırımlardan geçtiysem orada kaldılar, bazıları öptüğüm dudakların kenarında uçurtma kuyruğu.

yol



Demirin bir başka demire sürterek çıkardığı ritmik ama mekanik bir ses içinde düşüncelerimi kaybediyordum. Kaybolan düşüncelerimin asıl sebebi arkamda bıraktığım upuzun yoldu biraz da. Yol arkamda uzadıkça içinde bulunduğum tren de uzuyordu sanki. Bulutlar bizi tanrının katından ayırmak için bir örtü gibi üzerimize serilmişti, yeryüzünde olduğumuzu kanıtlamaya yetecek sözcüklerimizse zaten yoktu. Bir yerlerde sıkışmış, bitmeyen bir yolun yolcusu olmaya adamıştık kendimizi. Aklımızda kalan birkaç düşünce parçasını da silecekti yağmur eğer bu demirden kutunun içinde olmasaydık. Yağmurun şimdilik yapabildiği tek şey camda birleşen damlalarla çiçekler oluşturmaktı. Şeffaf bir çiçek tarlasının içinden tanrının katını görebilmek için gözlerimizi bulutlara dikmiştik son kez. Suyun içinden geçerken kırılmış,  renklerimize ayrışmıştık ve hangi rengin bizi daha önce terk ettiği düşüncelerimiz kadar anlamsızdı artık. 

kar küresi



Söylemek istediğim çok da bir şey kalmadı aslında hayat. Susup vakit öldürüyorum, içimde ölen şeylerin öcünü vakit öldürerek alıyorum işte. Hesaplaşmam da kalmadı, gözlerimi kapadım, biraz sağır en çok da dilsizim, bir kaç yarım sigaram vardır belki dumanı tüten hala, içimde tuttuğum soluğu bıraksam onlar da dağılacak.


Yitik sayılmam ama var olduğumu söyleyebilmek yine de büyük cesaret. Maskeli balolardan nefret ederken en gizemlisinde ev sahibi olmuşluk var bir de. Beni en çok üzen de bu aslında. Bilimin yüzüme vurduğu, sanatın benden köşe bucak gizlediği her şeye nefretim var biraz da. Ama uyuyacak olsam her şeyi unutacağımı bildiğimden, nefretim sabun köpüğü… Akıl karıştıran sorulara cevap bulmak heves işi…


Aldığım nefesleri sayıyorum, bu benim intihar şeklim. Bildiğim sayılar bir yerde bitecekler, derin derin nefes alıyorum…  Sayıların bittiği yerde bitecek her şey. Nefes almanın çok da mühim olmadığını bir kez de kendime kanıtlamalıyım artık. Ama bazen aklıma o kadar çok soru geliyor ki sayıları karıştırıyorum. En son ne zaman yağmurun altında ıslandığım önemli mesela, o adam beni hiç sevmiş miydi  ya da bir gün sever miydi, bir de delilik bana yakışır mıydı bunların hepsi önemli.  


Camın buğusuna yazıyorum soruları, yazabileceğim cevaplarsa henüz yok. Aslında cevap diye bir şey yok sadece eskilerini unutturan yeni sorular var, bir de sormaktan sıkılıp unuttuklarımız.  Yer çekimi var bir de ama o  şu an sadece dışarıda yağan karı ilgilendiriyor.  Benimse karda birlikte yürümek istediğim bir adam var. O da sevmez yer çekimini. Hayatımızı ayağımızın altındaki kardan ayırt edemeyiz  yan yana yürüsek şimdi. Hep düşeyazılan anlar dolu ceplerimiz, ama aynı anda düşmeye kalksak belki ellerimiz birbirininin içine düşer. Aklımda tutmaya çalıştığım sayılar, yer çekimi bir de bir adam var.

bitmeyen gece




Birbirimize ömrümüzü anlatmak için otursak masaya on dakikadan kısa sürerdi belki,ruhumun sendeki parçasını anlamak. Sen çocukluk aşklarından itibaren başlardın anlatmaya, ben çocukluk aşkımı anlatamazdım.  Büyüdüğümüzü kanıtlamak için önce kendimize sonra  tüm yabancılara, bir sigara yakardın sen. Ben senin sigaranla yakardım kendiminkini. Sen içimde yangınlara sebep olduğunu hiç bilmezdin. Sende kalan parçalar benimkiyle birleşirken sigaralarımızın dumanı masanın orta yerinde birleşirdi. Sessizliğime kendince cevap ararken içine çektiğin dumanla ciğerlerine dolmayı hayal ettiğimi anlayamazdın.
İkinci kadehten sonra ağlardım belki. Aşk insanı hüzünlendirir bazen bunu benden daha iyi bildiğini bilirdim. Sen gözyaşlarımı sigara dumanına, sarhoşluğumu şaraba bağlarken, tüm sebebin sen olduğunu bir ben bilirdim. Yaşamak için aranan sebeplerden biri olurdun içimde. Bilseydin seni sevdiğimi ve sorsaydın ‘’neden?’’ diye. Sana verecek cevabım olmazdı. Sen karşımda otururken ve ben içinde bulunduğum yangından memnunken nedenlere kimin ihtiyacı vardı ki.
Ben defalarca baktığım fotoğraflardan ezberlediğim yüzünü seyrederdim sen konuşurken. Kanımı çeken tanıdık topraklar gibi gelirdi yüzün. Ve sesini dinlerdim,ne anlattığının önemi olmadan dinlerdim. Yabancı olan tek parçanı içime çekebilmek için gözlerimi kapatıp dinlerdim.  Sesinin Bukowski şiirleri  üzerindeki tınısını çok merak ederdim ve sen hissetmiş gibi ezberinden bir tane seçerdin hemen,belki canını en çok acıtmış olanını. Sen ben ve Bukowski aynı masada aynı acıları çekmiş üç kişi aşkı senin ses tonundan dinlerdik. Dilimin ucuna gelen sözcükler hep dilimin ucunda kalırdı. Senin sesini kazıyabilmek için ruhuma bir dövme gibi ben hiç sesimi çıkarmazdım.
Kalem kağıt baş ucumuzda olurdu sen bir çırpıda yazardın içimden kopan bir mısrayı ve ben bir solukta okurdum onu,sonra nefesimi tutardım,yıllarca tutardım nefesimi. Verirsem eğer sensiz ölürüm diye korkardım. Sonra bir mısra da ben yazardım seninkinin tam altına, kalemi parmaklarının değdiği yerden tutardım, el ele tutuşma şeklimiz olurdu bu.
Ben başımı senin göğsüne koyardım, sen yine şaraptan sanırdın, o an Vivaldi’nin bile kıskanacağı bir mevsim yaşanırdı. Benimkilerden daha uzun saçlarını ellerimin arasına alıp sarılırdım sana. İşte o zaman anlardın anlatılmamış çocukluk aşkımı. Bir şiir gelirdi ikimizin  de aklına. Aynı anda… aynı dizeler…


*** fotoğraf "coffee and cigarettes" filminden bir sahnedir


susmak




Ne kadar kolaydı aslında bildiklerimi anlatabilmek. Bir saatin tik takları gibi ard arda sıralayabilirdim sözcükleri. Zor olan lanet olası bir saate katlanabilmekti. Ritmik bir tükenişin içinden geçip gitmesine izin vermek.
Sigara dumanına bir de bir karış havadaki aklımıza hükmedemeyen yerçekimine teslim olup bir masanın iki ucunda sadece abartmak için sonsuzluk diye tanımlayacağımız bir süre boyunca her şeyi anlatabilirdim sana. Sıradan bir ses tonuyla kendi kendime konuşur gibi belki,her gün acımadan harcadığım kelimeleri bir kez daha acımadan kurban edebilirdim. Ve eğer düşüncelerimizi çakıştırabilseydik birbirimizi yok etmek pahasına bile olsa anlaşabilirdik.
Yaşadığımızı hissedebilmek için her seferinde zoru seçen insanlardan olmasaydık biz de akreple yelkovanın  etimize her seferinde biraz daha saplanışını huzurlu bir hissizlikle kabullenebilirdik. Sıradan olmanın dayanılmaz hafifliğini yadsıyacak kadar aptal olduğumuzu söylediklerinde kendimizi savunamayacak kadar beceriksizdik üstelik. Ve tam da o an, yanlış olmakla yanlış anlaşılmak arasında bir fark olmadığını bilecek kadar da dahi.
Kelimelerde karşılığı olan tüm her şeyi anlatabilirdim sana usanmadan ve asırlarca. Ve  bunları anlattıktan sonra bilmen gereken tek gerçeği söyleyebilirdim: ‘’ tüm bunların hiçbir önemi  yok.’’ Dünyanın sonunu göremeyecek olmamızın veya dünyanın tam da sonu olduğumuzun hiçbir önemi yok,  kara kedilerden neden korktuğumuzun, beyaz kedileri niye sevdiğimizin, hiçbir şeyin bir önemi yok.
Yaşadığı hayatın bir rüya olduğunu anlamayan tüm herkese uyumanın ölüme değil  doğuma yakın olduğunu anlatabilirdim. Yanan  bir ormanda ağaçtan önce yangının canının acıdığını anlatabilecek sözcüklerim vardı.  
Susmanın konuşmaktan  daha büyük bir erdem olduğu öğretilmiş ama bunun bir yalan olduğu söylenmemişti . Kullarından çok zamanın yanında olan tanrıya küsmüş ve konuşamamıştık ve şimdi ifade edebileceğim her şey bir tik tak dizisi halinde yok olup gidiyor.


yanlış görünen



Parmaklarımın altında can çekişen bir piyano,
Piyanonun üzerinde varlığından utanarak salınan
Hastalıklı ruhların birer silik kopyası.
Bu öykü mumlarla aydınlatılmalı.
Fazla ışık ruhlarımız için körlük sebebi.
Gördüğünü görmezden gelmeye hevesli bir çılgın için
Körlüğün bir hediye olduğunu söylemeye yüzümüz yok şimdilik.
Susmakla konuşmak arasındaki boşluğu atlayamadan
Ayaklarımızı buz kesecek kış.
Bu hikaye mumlarla ısıtılmalı.
Belki bu kez öyle çok ağlarız ki birlikte kayboluruz.
Yalnızca gözlerim kapalıyken görebildiğim gerçekler var şimdi
Tadına varılmış sessiz hıçkırık uzunluğunda tüm yollar.
Her maktulle birlikte biraz ölemedikten sonra
Katil olmak kimin işine yarar ki?
Tekerleğin her dönüşünde biraz daha uzaklaştığın varış istasyonu
Ve eğer mutluysan kim yanlış yöne gittiğini söyleyebilir ki?
Kibritle oynamak çocuklara yasaktır
Tüm yangınları yetişkinler çıkarsa da.
Ve esaslı bir yangın istiyorsan eğer önce itfaiyeleri yakmalısın…

tanıdık bir hikaye

                                                                       
                                                                       taken by artemis


Kahramana ihtiyaç duyulmayan bir hikaye bu evlat. Belki kelimeler bile lüzumsuz. Rüya gibi; koku yok, görüntüler karmaşık, çoğunlukla sessiz. Zaman; anlamını bilmediğimiz bir kelime şimdi. Uyku ile uyanıklık arasında bir yerde başlar hikaye, bilinçli bir ölüm anında yani, bilince mi yoksa ölüme mi daha yakın olduğumu kestirmek inan çok güç.  Gülmekle ağlamak arasında bir farkın olmadığı bir hikaye… her şey can yakan bir komedi aslında. Kaybolmak ulaşmanın asıl amacı, labirentler kurtuluştur unutma.

Renkler deliliğin göbek adı ve eğer merak ediyorsan mavinin sekiz farklı tonu var burada. Ne gördüğünü kabullenebilmek mümkün ne de inkar edebilmek. Aklının etrafına mı yoksa kendine mi oyun oynadığını bulabilirsen yok olursun. Parlayanın güneş değil cehennem olduğunu sana kimse söylemeyecek, gerçekleri sana hiçbir zaman söylemeyecekler o yüzden sırlardan korkma. Gizem senin olan tek şeydir, gerçekler aptallar içindir evlat işte sana söyleyebileceğim tek gerçek.

Paranoya dediğin sembolizmin ikiz kardeşi ve her birimiz bir aynanın paranoyasının eseriyiz. Suret denilen aklın huzmeleri aslında ve ben her sabah aynaya baktığımda başka bir suretin köleliğine sunuyorum kendimi. Su dediğin ateşin değil balıkların azrailidir. Ne için ya da ne ile yaşarsan ölümün onun yüzünden olur. İşte bu yüzden ölüm alabildiğine güzeldir, sırf bu yüzden seni alıp götürebilen tek şeydir.

Renkler üzerime geldikçe sırayı kaçırıyorum, fonda çalan şarkı sürekli takılıp duruyor ve ilaçları hangi sırayla içtiğimin bir önemi yok artık ya da kabloları hangi sırayla kestiğimin, önce uyumak mı gerekir yoksa uyanmak mı hiçbir anlamı yok.

Yasaklı olan meyveler değil eylemlerdir ve aslında yasak olan tek şey yasakları delmektir. Bu hikayenin içinde Havva’yla Adem’in işi yok evlat. Günah denilen şey kurgusal olarak korktuğumuz bir sistem sanki, ağrılarını tam da beynine taşıyan bir dolaşım sistemi. Bir melodi ruhunu ne kadar dolaşırsa çözülmenin o kadar kolaylaştığı bir devinim içinde Chopin’le Saturnus’ü birbirinden ayırmak için gereken tüm notalar kayıp.

Bilinçli bir ölüm bu yaşadığım, tüm o kendini kaybettiği zamanlardaki Poe kadar kendimde miyim söyle bana. Tüm bu kaçırdıklarımın benim seçimim olduğunu söyle, aklımı kaçırmayı kendimin seçtiğini söyle hadi. Sana susman için anlatmadım tüm bunları ya da deneyim olsun ,sana yol göstersin diye değil. Deneyim denilen korkaklara bir hediye olarak verilen özgüvendir sadece.

Bir insanın hatırladığı ilk şey sıcak bir karanlıktır ve son hatırlayacağı. Haydi evlat daha sıcak olmadan karanlığımı getirecek cevapları ver  bana. Bu artık senin hikayen, karanlık bir sonrakinde senin için gelene kadar.  

sesi kıstım ve geri döndüm




Karanlık bir varoluş bizimkisi, kendimizden çok gölgemiz varmış gibi. Saatler önce bir koltuğun iki ucunu tutarken bedenlerimiz, yağdırdığımız sessiz lanetleri duymamak için gidip en sevmediğim şarkıyı bir kez daha çalmıştın. Alfabesine çok yabancı olduğumuz bir dilde beni seviş biçimindi bu. Ve ben şarkıyı dikkatle dinledim.

Birazdan sen bağırmaya ben ağlamaya başlayacaktık. Aramızda sessiz bir anlaşmaydı bu. Birbirimize aşık olduğumuz halimiz, olduklarımızdan çok olabildiklerimizi sevmek belki. Ben senin kadar sessiz bir adamın kızgınlığını, sen benim kadar hırçın bir kadının hıçkırıklarını garipsemeden. Belki de birbirimizi şaşırtabilme lüksü, görünenden farklı olabildiğimizi fark edip korkuyla sarılmak belki ya da sınırları lanetlemek, benim hırçınlığımla senin kırılganlığının iç içe geçmesi, birbirine doğmak, paradokslarımıza dolanmak, içimizdeki melek ve şeytana aynı anda tapabilmek. Görünen yüzümüzün maske olmadığını bilmek biraz da, yüzümüze doğru kaymış birer ağırlık merkezi olduğunu bilmek.

Sonrasında gelen bir sevişme isteği, meleklerle şeytanların bedenlerimizin içinde ve dışında bir araya gelmesi, tanrının bir damla gözyaşı döktüğü o an. Tanrıyı sevdiğimiz o tek zaman dilimi bile onun farklı yüzünü gördüğümüz andır.

Saatler önce bir koltuğun iki ucunu tutarken bedenlerimiz,  birazcık  yağmur sesi duyabilmek için ruhumuzu satabilirdik. İçimdeki şeytanların en romantik olduğu anda okuduğum kitaplar gelirdi aklıma, yağmur kokusuna- toprak kokusuna dair. Romantik bir bakterinin işiymiş, adı aklımda; ama söylemek yersiz bir ayrıntı sadece. Sana anlattığım o ilk seferde saatlerce gülmüştün, bense toprak kokusuna sebep olan ben olmak istemiş ve ağlamıştım. Delilik bana öylesine yakışırdı ki bana o gece bir kez daha aşık oluşun bundandı.

Başucumda boş bir kutuyla beni bulduğun gece intiharımın zayıflık değil bir güç gösterisi olduğunu sen biliyordun. Tüm bu insanların neden acıyı dindirecek gücü kendilerinde bulamadıklarını hiçbir zaman anlamamıştım. Saatler önce bir koltuğun iki ucunu tutarken bedenlerimiz en sevmediğim şarkıyı bir kez daha çalmıştın. Çünkü bu benim en sevdiğim kabusumdu ve ne zaman bu şarkıyı dinlesem bir daha cesaret edemedim ölmeye. İşte bu yüzden sesiz lanetler yağdırırken biz en sevmediğim şarkıyı bir kez daha çaldın ve ben dikkatle dinledim.

sanrısal tutunuşlar






Zamanın ipini kaçırmıştım yine,aslında zaman diye bir şey yoktu. Olsa olsa zamansızlık var olabilirdi. Her şeyin tezatıyla var olduğunu söyleyen kitapların yalanlarıyla büyümüştük.

Zamansızlığımı gömdüğüm bu barın lanet olası taburelerine benim dışımda müptela olan tek şey tahta kurtlarıydı. Ve sarhoşken bu yüksek taburelerden inmek hep intihar gibi gelmiştir. Unutacak kadar içebilmek ama yine de evi bulabilmek için oturduğum her masadan kalkışımda unutabilmek için az, evin yolunu bulabilmek için çok geliyordu içtiklerim. Ayılmakla ölmek arasındaki farkı hiçbir zaman anlayamadım. Eğer şanslıysam ve o gece inebilmişsem tabureden yola çıkıp arabaların farlarına doğru yürürdüm. Beni unutamazlardı artık, bir korkuyla kanlarına karışmıştım, ölümü benden daha çok hissetmişlerdi, cehennemi gördüklerine iddiaya bile girebilirim. Ve sanırım şu an burada gülmeliyim. İçinde yaşadığı cehennemi fark etmeden tanrılara ve onların cehennemlerine inananlara gülmeliyim.

Tüm hayatımı rüzgarlı havada bir mumu söndürmemek için uğraşarak geçirdiğimi düşünüyorum da, kim uyanıkken kabus görmek ister ki? Bu sadece bir film sahnesinde çekici ve sanatsal durabilir ve sadece 12 dakika katlanılabilir evlat inan bana.

Okuduğum kitapların tümünü üst üste koyup kendimi boşluğa bırakmak istiyorum. Acaba ne kadar yüksekten düşerse ölür insan? Kaç kitap öldürebilir beni? Daha kaç tane okumalıyım bunun için? Şehrin tam kalbine bırakmalıyım kendimi şehirler de insanlar gibi içlerinden geçip gittiğimi görmemeli. Ya da tüm günahları üst üste sıralamak ve uyumak, en sevilen günah en üstte… ‘’ Oysa kolay bir sanat değildir uyku:gün boyunca uyanık kalmak gerekir uğruna.’’ Nietzsche çek git beynimden. Tüm uykusuzluğum senin yüzünden ve en çok seni unutmak için içiyorum ben.


aynanın arkasında




Sokak lambaları yanmakta bir dakika daha gecikseydi yıldızlara aşık olabilirdi tüm evler. Hangi mevsim olduğunu hatırlamıyorum ama asfaltlarda buz vardı. Burada kar sadece kışları yağmaz, aslında burada hiçbir şeyin kendine ait bir özelliği yoktur. Tanımadan yaşamak var sadece bu toprakta. Maskeli balolara aşık bir şekilde yaşamak var.
Buzda kayan lağım farelerinin peynirlerine kalp çizen bir çocuk var. Çocuk dediysem maske işte. Elleri büyük, yüzük parmağında bir hançer dövmesi, dövme parmaktan büyük, bir hançer dövmesi de kalbinde var dediler, inanmadım. Ihlamur kokan bir yıldız kaydı çocuğun arkasında, burada kayan yıldızlarla dilek tutulmaz. Bu garip şehirde yüzükoyun yatıyorum çimenlerin üzerinde, gece karanlık bildiğimiz gece işte-burada bildiklerimizi doğrulayan nadir şeylerden biri-. Yağmur çimenlerin arasında kalan yüzümü yakıyor. Soğukluğundan kanım buharlaşmakta. Ölüm Soktares’i öldüren baldıran tadında şimdi. Son sözümse sorulmadı henüz. Sorulacak olsa adını bilmediğim bir dilenciye söylerdim onu, nasıl olsa ilk karnı acıktığında unutacaktır.
Toprağın altındaki ölülerin seslerini duyuyorum yağmur gözlerimi yakmadan önce. Bu hükmeden ses Hades’in olsa gerek diye düşünüyorum. Üzülüyorum onun için aslında gerçek ölülerin yeryüzünde yaşadığını söylemediler henüz ona. Tanısaydım sevmeyeceğim birine bu denli üzülmek ne saçma.
Kalbimi kemiren kurtlar migrenimi azdırıyorlar, beni anlayacak tek insan Nietzsche, o da henüz tanrıyı öldürmedi. ‘’Sahi ya Nietzsche tanrıdan önce öldüyse ve tanrı hala varsa?’’. Bu soruyu Nietzsche ‘yi bir film yıldızı sanan sarhoş bir fahişe sormuştu. Suçlayamazdım yüzlerini bile hatırlamadığı üç farklı adamdan çocukları vardı.
Dört bir yanı düş kapanlarıyla dolu bu şehirde örümcekleri öldürmek işten bile değil. Tüm maskeleri doğuran bu düş kapanlarını yapan karadulları.
Birazdan sokak lambaları sönecek. Mevsim kış olacak, Hades yeraltında ölüleriyle ve ayılacak sarhoş fahişe, Nietzsche her zamanki gibi filozof ve uykusuz. Her gece sokak lambalarıyla başlayan maskeli balodan uyanacak tüm şehir.

travmatik ışıklar




İçimizdeki mabedin son mumlarının söndüğü andı. İçimizdeki dinin kabul gördüğü tek yer içimizdi. Bir de ateş böcekleri gelirdi arada. Düşsek dizlerimiz kanamazdı o zamanlar. Hem daha ne kadar acıyabilirdi ki canımız.

Ellerimizle onadığımız yaralarımızdan mahrem kelebekler uçmuştu. Kar taneleri üzerinde yollara çıktı kelebeklerimiz. İsa’nın çarmıha gerildiği diyarlara uçup İsa’nın avuç içlerine kondular. Oysa İsa o diyardan gideli çok olmuştu.

Sadece çocuk olamayacak kadar büyüktük. Ev kirasını ödemeyi düşünmek zorunda olacak kadar büyük, kalem kağıdımızı alacak olsalar ağlardık oysa. Ölsek kocaman tabutlar içinde gömülürdük, şekerden tabutlar içinde, dişlerimizin çürüyeceğinden korkmadan.

İçimizdeki mabedin son mumlarının söndüğü andı. Sigaramızın feri gözümüzünkinden fazlaydı. Mutlu olmaya birkaç kadeh kalmıştı . sarhoş bir kadının akmış rimelleri kadar aşikardı önümüzdeki yol. Bunca yaşamamış olsaydık, kurtları ulurken görseydik ya da sarılıp uyuyabilseydik onlarla ve sönmeseydi  içimizde son mumları mabedimizin mutluluktan ölebilirdik alacakaranlıkta. 

sanki





Ayaklarımın altındaki toprağın bittiğini anlasaydım düşmezdim
Ölmezdim belki de
Ah komik şeyler ! hem de çok
Ölüler ölmeyi becerebilirmiş gibi neler saçmalıyorum ben?

Toprak bitmişti ve düşmüştüm
Sadece ayaklarım anlamını yitirmişti
Ama havadaydım işte
Elim kolum gövdem koskoca bir anlam olarak oradaydı
Sanki ölülerin bir anlamı olabilirmiş gibi

Tamam bedenimi de geçtim
Düşüncelerim oradaydı en azından
Nereye gittiğimi düşünüyordum, beni orada neyin beklediğini
Sanki ölüler düşünebilirmiş gibi

Düştüğüm vakit kanatlarımı arıyordum
Düşerken gördüğüm kuşlara uçmayı soruyordum
Uçmayı öğreniyordum yerçekimini öğrendiğim vakit
Kanat çırpmayı öğreniyordum
Sanki ölüler öğrenebilirmiş gibi

Vazgeçtim
Ölüyüm ben –kabul-
Sizin dünyanızda ölülere yer yok, mezarıma geri dönüyorum
Ölü olmanın gereğini yapıyorum işte
Toprak altındaki aileme geri dönüyorum
Ben yaptım üzerime düşeni
Hadi siz de gelin mezarımın başına geceleri sohbet edelim
İşte yine saçmalıyorum
Sanki siz ölülerle sohbet edermişsiniz gibi…



lağım balıkları ve don kişot

Bir don kişot’um. Atıyla eğlenceli serüvenlere çıkanından değil. Bir yabancı şehirden aidiyetsiz bir başka şehre. Atının üzerinde bir yabancı olmak gibi her nefes aldığı toprağa. Ruhunun zarını yırtan bir yalancı çığlıkla, attığı çığlığa bile yabancı olmak misali. Gitmek ama varamamak arasındaki o bitip tükenmeyen yolda kendini aramak ama hiçliği bulmak, hiçi ben beni tekrar hiç yapmak gibi. Çölün damarlarına gözyaşı zerk edip çiçek açtıramamak, açtıramadığı çiçekte onun olmayanı yitirmek gibi.

Gidişler var ağrının sırtına bir buğday tanesi kadar acı katan don kişot’un aklında. Gidip varamamak, varamadığı için dönememek var. Çölde denizler yaratmak, denizleri taşırıp dünyadan kainatın arsız açlığına kusmak var hiçliğini kocaman bir boşaltım sistemi gibi. Tam boşaldım dediği an her zamankinden çok dolduğunu hissedip sövmek var bir de samanyoluna. Yalandan cinayetler işleyip her kurbanın cesedi olmak isteği var yaşamayı en çok istediği anda. Lağımlara kusup öldürmek var insanların ceplerinden lağımlara düşmüş balıkları. Hafızası hamam böceğinin kalbinden küçük olan balıklara katiliniz benim demek var.

Gideni geleni belli olmayan yollarını yakmak geçerken beyninin en ön lobundan, yolların olmadığını, hiçbir zaman olmadıklarını anlayıp ölü balıklara kurban ederken kendi hiçliğini, atının toynaklarıyla gökyüzünün namussuz maviliğinde ölmek ister don kişot.  Ve yaşarken hiçbir şeyi yoktu, mezarı da olmasın.

serseri



Çocukluğuna ihtiyar kalmış bir serseriydim ben
 Rüyamda yağmurdanadamlar yaptım kaynar sulardan
Çamurdan şehirler kurup yerle bir ettim hepsini bir de
Kuşların kuyruklarına tenekeler bağlayıp bulutlara saldım
Bulutların gözüne kaçan kuşlar yüzünden burada yağmurları hep ben yağdırdım

Sen gelmeden az evvel ben tam da bir uçurtma kadar serseriydim sevgilim.

Babamın yazdığı kitabın sayfalarından kılıçlar yaptım
Evin perdelerini tutuşturup evde ejderha olduğuna inandırdım herkesi
Hanselle gratelin ekmeklerini kuşlara  verdim  aç kalmasınlar diye
Mutsuz biten masallar yüzünden burada tüm çocukları hep ben ağlattım

Sen gelmeden az evvel ben tam da bir uçurtma kadar serseriydim sevgilim.

Körebe  oynarken zeus’a çelme takıp  şimşeğini çaldım
Gözlerimi yummadan saydım sayıları
Saklambaçta sobeledim tüm tanrıları Nietzsche’ye kafa tuttular diye
Tüm tanrılar oyun dışı kaldı diye burada tüm insanları cehenneme hep ben gönderdim

Sen gelmeden az evvel ben tam da bir uçurtma kadar serseriydim sevgilim

içsel kırıntılar

Hadi konuş biraz benimle korkuyorum sessizlikten.  Ya da sarhoş et beni, adımı unutacak kadar çok içmedim ben hiç. Bir şarkı seç benim için, hiç Vivaldi dinlemedim mesela. Tek bir sayfa da olsa kitap oku bana, en sevdiğin yazarın tek bir sayfasını oku, sevdiğin satırları ezberlemek içime bir parça sen katardı. Bir sigara yak benim için.
Bense odanın duvarlarına yazdım her şeyi. Bir filmde görmüştüm sanki, o kız gibi aforizmalarımın içinde boğuluyorum. Hiçbir şeyden emin olamadım. Bir şeyden emin olmak fazla büyük bir iddiaydı benim için.
Odanın duvarlarını en sevdiğin renge boyayalım, ya da sevdiğin yemeklerden yapalım. Senin bir şeyleri sevebildiğini görmek umudumu ayakta tutuyor, sonrası sadece sıra beklemek.
Benim için bir şeyler yap bugün, benimle birlikte ağla hadi. Saçma olduğunu bilsen de sadece tek bir anı paylaşmış olmak adına yap bunu. Ayaklarımız bedenimizi taşıdığı sürece koşalım seninle aynalara doğru kırılacağını bilsek bile. Şu an hiçbir ayna benden daha kırılgan ve hiçbir suret gölgesinden daha karanlık olamaz. Yazdığım kitabın son sayfasını da tutuşturmak üzere alevler ve ben Martin Frost’tan ötesi olmadığımı şimdi anladım.

haydi sizde yardım edin

işimiz hep edebiyat olacak değil ya hem doğanın canlıların yok olmaya yüz tuttuğu bir dünyada edebiyat neyden beslenebilir ki.çok kolay hadi aşağıdaki linke tıklayıp bir yavru balığı daha denizlere geri döndürelim

                                  http://bit.ly/j1RQoY