travmatik ışıklar




İçimizdeki mabedin son mumlarının söndüğü andı. İçimizdeki dinin kabul gördüğü tek yer içimizdi. Bir de ateş böcekleri gelirdi arada. Düşsek dizlerimiz kanamazdı o zamanlar. Hem daha ne kadar acıyabilirdi ki canımız.

Ellerimizle onadığımız yaralarımızdan mahrem kelebekler uçmuştu. Kar taneleri üzerinde yollara çıktı kelebeklerimiz. İsa’nın çarmıha gerildiği diyarlara uçup İsa’nın avuç içlerine kondular. Oysa İsa o diyardan gideli çok olmuştu.

Sadece çocuk olamayacak kadar büyüktük. Ev kirasını ödemeyi düşünmek zorunda olacak kadar büyük, kalem kağıdımızı alacak olsalar ağlardık oysa. Ölsek kocaman tabutlar içinde gömülürdük, şekerden tabutlar içinde, dişlerimizin çürüyeceğinden korkmadan.

İçimizdeki mabedin son mumlarının söndüğü andı. Sigaramızın feri gözümüzünkinden fazlaydı. Mutlu olmaya birkaç kadeh kalmıştı . sarhoş bir kadının akmış rimelleri kadar aşikardı önümüzdeki yol. Bunca yaşamamış olsaydık, kurtları ulurken görseydik ya da sarılıp uyuyabilseydik onlarla ve sönmeseydi  içimizde son mumları mabedimizin mutluluktan ölebilirdik alacakaranlıkta. 

sanki





Ayaklarımın altındaki toprağın bittiğini anlasaydım düşmezdim
Ölmezdim belki de
Ah komik şeyler ! hem de çok
Ölüler ölmeyi becerebilirmiş gibi neler saçmalıyorum ben?

Toprak bitmişti ve düşmüştüm
Sadece ayaklarım anlamını yitirmişti
Ama havadaydım işte
Elim kolum gövdem koskoca bir anlam olarak oradaydı
Sanki ölülerin bir anlamı olabilirmiş gibi

Tamam bedenimi de geçtim
Düşüncelerim oradaydı en azından
Nereye gittiğimi düşünüyordum, beni orada neyin beklediğini
Sanki ölüler düşünebilirmiş gibi

Düştüğüm vakit kanatlarımı arıyordum
Düşerken gördüğüm kuşlara uçmayı soruyordum
Uçmayı öğreniyordum yerçekimini öğrendiğim vakit
Kanat çırpmayı öğreniyordum
Sanki ölüler öğrenebilirmiş gibi

Vazgeçtim
Ölüyüm ben –kabul-
Sizin dünyanızda ölülere yer yok, mezarıma geri dönüyorum
Ölü olmanın gereğini yapıyorum işte
Toprak altındaki aileme geri dönüyorum
Ben yaptım üzerime düşeni
Hadi siz de gelin mezarımın başına geceleri sohbet edelim
İşte yine saçmalıyorum
Sanki siz ölülerle sohbet edermişsiniz gibi…



lağım balıkları ve don kişot

Bir don kişot’um. Atıyla eğlenceli serüvenlere çıkanından değil. Bir yabancı şehirden aidiyetsiz bir başka şehre. Atının üzerinde bir yabancı olmak gibi her nefes aldığı toprağa. Ruhunun zarını yırtan bir yalancı çığlıkla, attığı çığlığa bile yabancı olmak misali. Gitmek ama varamamak arasındaki o bitip tükenmeyen yolda kendini aramak ama hiçliği bulmak, hiçi ben beni tekrar hiç yapmak gibi. Çölün damarlarına gözyaşı zerk edip çiçek açtıramamak, açtıramadığı çiçekte onun olmayanı yitirmek gibi.

Gidişler var ağrının sırtına bir buğday tanesi kadar acı katan don kişot’un aklında. Gidip varamamak, varamadığı için dönememek var. Çölde denizler yaratmak, denizleri taşırıp dünyadan kainatın arsız açlığına kusmak var hiçliğini kocaman bir boşaltım sistemi gibi. Tam boşaldım dediği an her zamankinden çok dolduğunu hissedip sövmek var bir de samanyoluna. Yalandan cinayetler işleyip her kurbanın cesedi olmak isteği var yaşamayı en çok istediği anda. Lağımlara kusup öldürmek var insanların ceplerinden lağımlara düşmüş balıkları. Hafızası hamam böceğinin kalbinden küçük olan balıklara katiliniz benim demek var.

Gideni geleni belli olmayan yollarını yakmak geçerken beyninin en ön lobundan, yolların olmadığını, hiçbir zaman olmadıklarını anlayıp ölü balıklara kurban ederken kendi hiçliğini, atının toynaklarıyla gökyüzünün namussuz maviliğinde ölmek ister don kişot.  Ve yaşarken hiçbir şeyi yoktu, mezarı da olmasın.

serseri



Çocukluğuna ihtiyar kalmış bir serseriydim ben
 Rüyamda yağmurdanadamlar yaptım kaynar sulardan
Çamurdan şehirler kurup yerle bir ettim hepsini bir de
Kuşların kuyruklarına tenekeler bağlayıp bulutlara saldım
Bulutların gözüne kaçan kuşlar yüzünden burada yağmurları hep ben yağdırdım

Sen gelmeden az evvel ben tam da bir uçurtma kadar serseriydim sevgilim.

Babamın yazdığı kitabın sayfalarından kılıçlar yaptım
Evin perdelerini tutuşturup evde ejderha olduğuna inandırdım herkesi
Hanselle gratelin ekmeklerini kuşlara  verdim  aç kalmasınlar diye
Mutsuz biten masallar yüzünden burada tüm çocukları hep ben ağlattım

Sen gelmeden az evvel ben tam da bir uçurtma kadar serseriydim sevgilim.

Körebe  oynarken zeus’a çelme takıp  şimşeğini çaldım
Gözlerimi yummadan saydım sayıları
Saklambaçta sobeledim tüm tanrıları Nietzsche’ye kafa tuttular diye
Tüm tanrılar oyun dışı kaldı diye burada tüm insanları cehenneme hep ben gönderdim

Sen gelmeden az evvel ben tam da bir uçurtma kadar serseriydim sevgilim

içsel kırıntılar

Hadi konuş biraz benimle korkuyorum sessizlikten.  Ya da sarhoş et beni, adımı unutacak kadar çok içmedim ben hiç. Bir şarkı seç benim için, hiç Vivaldi dinlemedim mesela. Tek bir sayfa da olsa kitap oku bana, en sevdiğin yazarın tek bir sayfasını oku, sevdiğin satırları ezberlemek içime bir parça sen katardı. Bir sigara yak benim için.
Bense odanın duvarlarına yazdım her şeyi. Bir filmde görmüştüm sanki, o kız gibi aforizmalarımın içinde boğuluyorum. Hiçbir şeyden emin olamadım. Bir şeyden emin olmak fazla büyük bir iddiaydı benim için.
Odanın duvarlarını en sevdiğin renge boyayalım, ya da sevdiğin yemeklerden yapalım. Senin bir şeyleri sevebildiğini görmek umudumu ayakta tutuyor, sonrası sadece sıra beklemek.
Benim için bir şeyler yap bugün, benimle birlikte ağla hadi. Saçma olduğunu bilsen de sadece tek bir anı paylaşmış olmak adına yap bunu. Ayaklarımız bedenimizi taşıdığı sürece koşalım seninle aynalara doğru kırılacağını bilsek bile. Şu an hiçbir ayna benden daha kırılgan ve hiçbir suret gölgesinden daha karanlık olamaz. Yazdığım kitabın son sayfasını da tutuşturmak üzere alevler ve ben Martin Frost’tan ötesi olmadığımı şimdi anladım.

haydi sizde yardım edin

işimiz hep edebiyat olacak değil ya hem doğanın canlıların yok olmaya yüz tuttuğu bir dünyada edebiyat neyden beslenebilir ki.çok kolay hadi aşağıdaki linke tıklayıp bir yavru balığı daha denizlere geri döndürelim

                                  http://bit.ly/j1RQoY

gecenin gölgesi olmaz



Gecenin şahdamarının koptuğu o andı. Hani tüm sevişmelerin başlangıç anı. Aklımız ölesiye karışıktı dün geceden kalmıştık ya da dün geceden bize kalanların ağırlığıyla ezilmiştik. Çok da önemli değildi sanki. Bir alfabenin tüm harflerini kullanarak bulmuştuk adımızı. Oysa bir denklem kursaydık çok daha kolay olabilirdi her şey. Yalnızca x ve y…

Çok daha kolay olabilirdi her şey eğer ikimizde bir ömür yaşamamış olsaydık. Eğer Ademle Havva’nın o elmayı yemesini engelleyebilseydik belki cennette bile olabilirdik. Ya da ispiyoncu meleği bulabilseydik.
Bizden saklanan o büyük sırra erişmiş ve onu birbirimizin içine gömmüştük bu gece. Eğer bir nebze cesaretimiz olsaydı onca şarap kanımıza karışmadan yapardık bunu. Ya da kim bilir belki de cesaret o kadar şarabı içebilmekti.

Bu gece bir şey söyledin bana, muhtemelen bir çok şey söyledin ama aklımda sadece bu kaldı:’’bütün bildiğim bu: ayaklarım kederdir burada,zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim.’’ Kendi sözlerinmiş gibi söylemiştin bunları oysa ben Bukowski’nin sözlerini sağır olsam bile tanırdım. Öylesine güzeldin ki bunu söylerken bozuntuya vermedim o yüzden.

Apartmanın soluk sarı ışığında çok hastalıklı görünmüştük birbirimize, adına her ne deniliyorsa, bu çağın hastalıklı birer kopyasıydık, tedavi için yaklaşmadık birbirimize öyle bir arayışımız olmadı. Arayışların anlamsız olduğunu sen mi söylemiştin yoksa bir yerde mi okumuştum bilmiyorum.

Isınan karanlık yükselmiş ve beynimize dolmuştu. Bir ana fikir oluşturmaktan çok uzak, kalakalmıştık karanlıkta. Yıkılan bir şeyler vardı biz bu gece onu bulmalı ve mutlu olmalıydık sabah olmadan önce. Hoş yıkımının mutluluk getirdiği tek şey Berlin duvarıydı gerçi.

Bir film izleyelim beraber belki o zaman hatırlarız unutulmaya yüz tutanı.  Ama önce unutulmaya yüzü tutan sayısız migrenli gecenin hayaletinden koruyacağına söz ver.  Renklerden korkmazsan eğer  bir Noe filmi olsun. Hangi filmden bahsettiğimi anlayacak kadar çok tanı beni bu gece.

Yıllardır birlikte yaşadığımızı düşünecek kadar çok tanı beni bu gece, nasıl olsa sabah mutlu ve birbirimiz tanımayacak kadar ayık uyanacağız.