Demirin bir başka demire sürterek çıkardığı ritmik ama mekanik bir ses içinde düşüncelerimi kaybediyordum. Kaybolan düşüncelerimin asıl sebebi arkamda bıraktığım upuzun yoldu biraz da. Yol arkamda uzadıkça içinde bulunduğum tren de uzuyordu sanki. Bulutlar bizi tanrının katından ayırmak için bir örtü gibi üzerimize serilmişti, yeryüzünde olduğumuzu kanıtlamaya yetecek sözcüklerimizse zaten yoktu. Bir yerlerde sıkışmış, bitmeyen bir yolun yolcusu olmaya adamıştık kendimizi. Aklımızda kalan birkaç düşünce parçasını da silecekti yağmur eğer bu demirden kutunun içinde olmasaydık. Yağmurun şimdilik yapabildiği tek şey camda birleşen damlalarla çiçekler oluşturmaktı. Şeffaf bir çiçek tarlasının içinden tanrının katını görebilmek için gözlerimizi bulutlara dikmiştik son kez. Suyun içinden geçerken kırılmış, renklerimize ayrışmıştık ve hangi rengin bizi daha önce terk ettiği düşüncelerimiz kadar anlamsızdı artık.
tüm bildiğim bu ayaklarım kederdir burada,zambaklar kadar etmiyor sözcüklerim...... C.B.
kar küresi
Söylemek istediğim çok da bir şey kalmadı aslında hayat. Susup vakit öldürüyorum, içimde ölen şeylerin öcünü vakit öldürerek alıyorum işte. Hesaplaşmam da kalmadı, gözlerimi kapadım, biraz sağır en çok da dilsizim, bir kaç yarım sigaram vardır belki dumanı tüten hala, içimde tuttuğum soluğu bıraksam onlar da dağılacak.
Yitik sayılmam ama var olduğumu söyleyebilmek yine de büyük cesaret. Maskeli balolardan nefret ederken en gizemlisinde ev sahibi olmuşluk var bir de. Beni en çok üzen de bu aslında. Bilimin yüzüme vurduğu, sanatın benden köşe bucak gizlediği her şeye nefretim var biraz da. Ama uyuyacak olsam her şeyi unutacağımı bildiğimden, nefretim sabun köpüğü… Akıl karıştıran sorulara cevap bulmak heves işi…
Aldığım nefesleri sayıyorum, bu benim intihar şeklim. Bildiğim sayılar bir yerde bitecekler, derin derin nefes alıyorum… Sayıların bittiği yerde bitecek her şey. Nefes almanın çok da mühim olmadığını bir kez de kendime kanıtlamalıyım artık. Ama bazen aklıma o kadar çok soru geliyor ki sayıları karıştırıyorum. En son ne zaman yağmurun altında ıslandığım önemli mesela, o adam beni hiç sevmiş miydi ya da bir gün sever miydi, bir de delilik bana yakışır mıydı bunların hepsi önemli.
Camın buğusuna yazıyorum soruları, yazabileceğim cevaplarsa henüz yok. Aslında cevap diye bir şey yok sadece eskilerini unutturan yeni sorular var, bir de sormaktan sıkılıp unuttuklarımız. Yer çekimi var bir de ama o şu an sadece dışarıda yağan karı ilgilendiriyor. Benimse karda birlikte yürümek istediğim bir adam var. O da sevmez yer çekimini. Hayatımızı ayağımızın altındaki kardan ayırt edemeyiz yan yana yürüsek şimdi. Hep düşeyazılan anlar dolu ceplerimiz, ama aynı anda düşmeye kalksak belki ellerimiz birbirininin içine düşer. Aklımda tutmaya çalıştığım sayılar, yer çekimi bir de bir adam var.
bitmeyen gece
Birbirimize ömrümüzü anlatmak için otursak masaya on dakikadan kısa sürerdi belki,ruhumun sendeki parçasını anlamak. Sen çocukluk aşklarından itibaren başlardın anlatmaya, ben çocukluk aşkımı anlatamazdım. Büyüdüğümüzü kanıtlamak için önce kendimize sonra tüm yabancılara, bir sigara yakardın sen. Ben senin sigaranla yakardım kendiminkini. Sen içimde yangınlara sebep olduğunu hiç bilmezdin. Sende kalan parçalar benimkiyle birleşirken sigaralarımızın dumanı masanın orta yerinde birleşirdi. Sessizliğime kendince cevap ararken içine çektiğin dumanla ciğerlerine dolmayı hayal ettiğimi anlayamazdın.
İkinci kadehten sonra ağlardım belki. Aşk insanı hüzünlendirir bazen bunu benden daha iyi bildiğini bilirdim. Sen gözyaşlarımı sigara dumanına, sarhoşluğumu şaraba bağlarken, tüm sebebin sen olduğunu bir ben bilirdim. Yaşamak için aranan sebeplerden biri olurdun içimde. Bilseydin seni sevdiğimi ve sorsaydın ‘’neden?’’ diye. Sana verecek cevabım olmazdı. Sen karşımda otururken ve ben içinde bulunduğum yangından memnunken nedenlere kimin ihtiyacı vardı ki.
Ben defalarca baktığım fotoğraflardan ezberlediğim yüzünü seyrederdim sen konuşurken. Kanımı çeken tanıdık topraklar gibi gelirdi yüzün. Ve sesini dinlerdim,ne anlattığının önemi olmadan dinlerdim. Yabancı olan tek parçanı içime çekebilmek için gözlerimi kapatıp dinlerdim. Sesinin Bukowski şiirleri üzerindeki tınısını çok merak ederdim ve sen hissetmiş gibi ezberinden bir tane seçerdin hemen,belki canını en çok acıtmış olanını. Sen ben ve Bukowski aynı masada aynı acıları çekmiş üç kişi aşkı senin ses tonundan dinlerdik. Dilimin ucuna gelen sözcükler hep dilimin ucunda kalırdı. Senin sesini kazıyabilmek için ruhuma bir dövme gibi ben hiç sesimi çıkarmazdım.
Kalem kağıt baş ucumuzda olurdu sen bir çırpıda yazardın içimden kopan bir mısrayı ve ben bir solukta okurdum onu,sonra nefesimi tutardım,yıllarca tutardım nefesimi. Verirsem eğer sensiz ölürüm diye korkardım. Sonra bir mısra da ben yazardım seninkinin tam altına, kalemi parmaklarının değdiği yerden tutardım, el ele tutuşma şeklimiz olurdu bu.
Ben başımı senin göğsüne koyardım, sen yine şaraptan sanırdın, o an Vivaldi’nin bile kıskanacağı bir mevsim yaşanırdı. Benimkilerden daha uzun saçlarını ellerimin arasına alıp sarılırdım sana. İşte o zaman anlardın anlatılmamış çocukluk aşkımı. Bir şiir gelirdi ikimizin de aklına. Aynı anda… aynı dizeler…
*** fotoğraf "coffee and cigarettes" filminden bir sahnedir
*** fotoğraf "coffee and cigarettes" filminden bir sahnedir
susmak
Ne kadar kolaydı aslında bildiklerimi anlatabilmek. Bir saatin tik takları gibi ard arda sıralayabilirdim sözcükleri. Zor olan lanet olası bir saate katlanabilmekti. Ritmik bir tükenişin içinden geçip gitmesine izin vermek.
Sigara dumanına bir de bir karış havadaki aklımıza hükmedemeyen yerçekimine teslim olup bir masanın iki ucunda sadece abartmak için sonsuzluk diye tanımlayacağımız bir süre boyunca her şeyi anlatabilirdim sana. Sıradan bir ses tonuyla kendi kendime konuşur gibi belki,her gün acımadan harcadığım kelimeleri bir kez daha acımadan kurban edebilirdim. Ve eğer düşüncelerimizi çakıştırabilseydik birbirimizi yok etmek pahasına bile olsa anlaşabilirdik.
Yaşadığımızı hissedebilmek için her seferinde zoru seçen insanlardan olmasaydık biz de akreple yelkovanın etimize her seferinde biraz daha saplanışını huzurlu bir hissizlikle kabullenebilirdik. Sıradan olmanın dayanılmaz hafifliğini yadsıyacak kadar aptal olduğumuzu söylediklerinde kendimizi savunamayacak kadar beceriksizdik üstelik. Ve tam da o an, yanlış olmakla yanlış anlaşılmak arasında bir fark olmadığını bilecek kadar da dahi.
Kelimelerde karşılığı olan tüm her şeyi anlatabilirdim sana usanmadan ve asırlarca. Ve bunları anlattıktan sonra bilmen gereken tek gerçeği söyleyebilirdim: ‘’ tüm bunların hiçbir önemi yok.’’ Dünyanın sonunu göremeyecek olmamızın veya dünyanın tam da sonu olduğumuzun hiçbir önemi yok, kara kedilerden neden korktuğumuzun, beyaz kedileri niye sevdiğimizin, hiçbir şeyin bir önemi yok.
Yaşadığı hayatın bir rüya olduğunu anlamayan tüm herkese uyumanın ölüme değil doğuma yakın olduğunu anlatabilirdim. Yanan bir ormanda ağaçtan önce yangının canının acıdığını anlatabilecek sözcüklerim vardı.
Susmanın konuşmaktan daha büyük bir erdem olduğu öğretilmiş ama bunun bir yalan olduğu söylenmemişti . Kullarından çok zamanın yanında olan tanrıya küsmüş ve konuşamamıştık ve şimdi ifade edebileceğim her şey bir tik tak dizisi halinde yok olup gidiyor.
yanlış görünen
Parmaklarımın altında can çekişen bir piyano,
Piyanonun üzerinde varlığından utanarak salınan
Hastalıklı ruhların birer silik kopyası.
Bu öykü mumlarla aydınlatılmalı.
Fazla ışık ruhlarımız için körlük sebebi.
Gördüğünü görmezden gelmeye hevesli bir çılgın için
Körlüğün bir hediye olduğunu söylemeye yüzümüz yok şimdilik.
Susmakla konuşmak arasındaki boşluğu atlayamadan
Ayaklarımızı buz kesecek kış.
Bu hikaye mumlarla ısıtılmalı.
Belki bu kez öyle çok ağlarız ki birlikte kayboluruz.
Yalnızca gözlerim kapalıyken görebildiğim gerçekler var şimdi
Tadına varılmış sessiz hıçkırık uzunluğunda tüm yollar.
Her maktulle birlikte biraz ölemedikten sonra
Katil olmak kimin işine yarar ki?
Tekerleğin her dönüşünde biraz daha uzaklaştığın varış istasyonu
Ve eğer mutluysan kim yanlış yöne gittiğini söyleyebilir ki?
Kibritle oynamak çocuklara yasaktır
Tüm yangınları yetişkinler çıkarsa da.
Ve esaslı bir yangın istiyorsan eğer önce itfaiyeleri yakmalısın…
tanıdık bir hikaye
taken by artemis
Kahramana ihtiyaç duyulmayan bir hikaye bu evlat. Belki kelimeler bile lüzumsuz. Rüya gibi; koku yok, görüntüler karmaşık, çoğunlukla sessiz. Zaman; anlamını bilmediğimiz bir kelime şimdi. Uyku ile uyanıklık arasında bir yerde başlar hikaye, bilinçli bir ölüm anında yani, bilince mi yoksa ölüme mi daha yakın olduğumu kestirmek inan çok güç. Gülmekle ağlamak arasında bir farkın olmadığı bir hikaye… her şey can yakan bir komedi aslında. Kaybolmak ulaşmanın asıl amacı, labirentler kurtuluştur unutma.
Renkler deliliğin göbek adı ve eğer merak ediyorsan mavinin sekiz farklı tonu var burada. Ne gördüğünü kabullenebilmek mümkün ne de inkar edebilmek. Aklının etrafına mı yoksa kendine mi oyun oynadığını bulabilirsen yok olursun. Parlayanın güneş değil cehennem olduğunu sana kimse söylemeyecek, gerçekleri sana hiçbir zaman söylemeyecekler o yüzden sırlardan korkma. Gizem senin olan tek şeydir, gerçekler aptallar içindir evlat işte sana söyleyebileceğim tek gerçek.
Paranoya dediğin sembolizmin ikiz kardeşi ve her birimiz bir aynanın paranoyasının eseriyiz. Suret denilen aklın huzmeleri aslında ve ben her sabah aynaya baktığımda başka bir suretin köleliğine sunuyorum kendimi. Su dediğin ateşin değil balıkların azrailidir. Ne için ya da ne ile yaşarsan ölümün onun yüzünden olur. İşte bu yüzden ölüm alabildiğine güzeldir, sırf bu yüzden seni alıp götürebilen tek şeydir.
Renkler üzerime geldikçe sırayı kaçırıyorum, fonda çalan şarkı sürekli takılıp duruyor ve ilaçları hangi sırayla içtiğimin bir önemi yok artık ya da kabloları hangi sırayla kestiğimin, önce uyumak mı gerekir yoksa uyanmak mı hiçbir anlamı yok.
Yasaklı olan meyveler değil eylemlerdir ve aslında yasak olan tek şey yasakları delmektir. Bu hikayenin içinde Havva’yla Adem’in işi yok evlat. Günah denilen şey kurgusal olarak korktuğumuz bir sistem sanki, ağrılarını tam da beynine taşıyan bir dolaşım sistemi. Bir melodi ruhunu ne kadar dolaşırsa çözülmenin o kadar kolaylaştığı bir devinim içinde Chopin’le Saturnus’ü birbirinden ayırmak için gereken tüm notalar kayıp.
Bilinçli bir ölüm bu yaşadığım, tüm o kendini kaybettiği zamanlardaki Poe kadar kendimde miyim söyle bana. Tüm bu kaçırdıklarımın benim seçimim olduğunu söyle, aklımı kaçırmayı kendimin seçtiğini söyle hadi. Sana susman için anlatmadım tüm bunları ya da deneyim olsun ,sana yol göstersin diye değil. Deneyim denilen korkaklara bir hediye olarak verilen özgüvendir sadece.
Bir insanın hatırladığı ilk şey sıcak bir karanlıktır ve son hatırlayacağı. Haydi evlat daha sıcak olmadan karanlığımı getirecek cevapları ver bana. Bu artık senin hikayen, karanlık bir sonrakinde senin için gelene kadar.
sesi kıstım ve geri döndüm
Karanlık bir varoluş bizimkisi, kendimizden çok gölgemiz varmış gibi. Saatler önce bir koltuğun iki ucunu tutarken bedenlerimiz, yağdırdığımız sessiz lanetleri duymamak için gidip en sevmediğim şarkıyı bir kez daha çalmıştın. Alfabesine çok yabancı olduğumuz bir dilde beni seviş biçimindi bu. Ve ben şarkıyı dikkatle dinledim.
Birazdan sen bağırmaya ben ağlamaya başlayacaktık. Aramızda sessiz bir anlaşmaydı bu. Birbirimize aşık olduğumuz halimiz, olduklarımızdan çok olabildiklerimizi sevmek belki. Ben senin kadar sessiz bir adamın kızgınlığını, sen benim kadar hırçın bir kadının hıçkırıklarını garipsemeden. Belki de birbirimizi şaşırtabilme lüksü, görünenden farklı olabildiğimizi fark edip korkuyla sarılmak belki ya da sınırları lanetlemek, benim hırçınlığımla senin kırılganlığının iç içe geçmesi, birbirine doğmak, paradokslarımıza dolanmak, içimizdeki melek ve şeytana aynı anda tapabilmek. Görünen yüzümüzün maske olmadığını bilmek biraz da, yüzümüze doğru kaymış birer ağırlık merkezi olduğunu bilmek.
Sonrasında gelen bir sevişme isteği, meleklerle şeytanların bedenlerimizin içinde ve dışında bir araya gelmesi, tanrının bir damla gözyaşı döktüğü o an. Tanrıyı sevdiğimiz o tek zaman dilimi bile onun farklı yüzünü gördüğümüz andır.
Saatler önce bir koltuğun iki ucunu tutarken bedenlerimiz, birazcık yağmur sesi duyabilmek için ruhumuzu satabilirdik. İçimdeki şeytanların en romantik olduğu anda okuduğum kitaplar gelirdi aklıma, yağmur kokusuna- toprak kokusuna dair. Romantik bir bakterinin işiymiş, adı aklımda; ama söylemek yersiz bir ayrıntı sadece. Sana anlattığım o ilk seferde saatlerce gülmüştün, bense toprak kokusuna sebep olan ben olmak istemiş ve ağlamıştım. Delilik bana öylesine yakışırdı ki bana o gece bir kez daha aşık oluşun bundandı.
Başucumda boş bir kutuyla beni bulduğun gece intiharımın zayıflık değil bir güç gösterisi olduğunu sen biliyordun. Tüm bu insanların neden acıyı dindirecek gücü kendilerinde bulamadıklarını hiçbir zaman anlamamıştım. Saatler önce bir koltuğun iki ucunu tutarken bedenlerimiz en sevmediğim şarkıyı bir kez daha çalmıştın. Çünkü bu benim en sevdiğim kabusumdu ve ne zaman bu şarkıyı dinlesem bir daha cesaret edemedim ölmeye. İşte bu yüzden sesiz lanetler yağdırırken biz en sevmediğim şarkıyı bir kez daha çaldın ve ben dikkatle dinledim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



